19 Haziran 2009 Cuma

Bir “Doğu” masalına benzedi mi bilmem


Peki akıl nedir? Geldik önemli bir soruna. En akıllı olduğunu düşündüğün zaman en aptal olduğun zaman olabilir. Tam da şu an benim ettiğim gibi, büyük laflar çoğu zaman hayatı kavramaktan uzaktır. Hayatın zenginliği ve çeşitliliği o büyük lafları her zaman geçersiz kılmaya yeter. Peki o zaman ne yapacağız? En kıymetli hazinemiz olan aklımıza nasıl güveneceğiz? Ona nasıl sahip çıkacağız. Bunun için alet edevat çantamızda uygun bir araç görüyorum: Vicdan. Aklımıza sahip çıkmamızı yarayacak, onu denetleyecek en güzel alet. Peki bunların dengesi nasıl kurulur? Bunun yanıtını vermek zor ama “Doğu” bize yardım edebilir. Keşke bu kadar debdebeli laflar yerine sana küçük bir Doğu masalı anlatabilseydim. O “Zen”ciler bunun yollarını araştırmışlar yüzyıllar boyu. Ama biliyor musun, bunun en iyi yanıtını, o taa içinden gelen ses yanıtlayabilir. Bilincimizin karanlıklarından seslenen o ses, bizim hem gölgemiz, hem de ışığımızdır. “O”nu, hiç dinmeyen, ölüm bizi son soluğumuzda yakalayana kadar da yakamızdan düşmeyecek o çocuk sesini duyarak yol alabiliriz. O’nu dinlemek, ona uymak anlamında değil. Onu anlayarak. Onu kabullenerek, kendimizi daha iyi tanıyabiliriz. Ve hayattaki duruşumuza çeki düzen verebiliriz. Amaç onu yenmek değil, onla birlikte, var olabilmek, iyi olabilmektir. Aynı doğa gibi...

Doğa mı dedim? Doğa ya... İnsanın doğasının oldukça egzantrik bir yerinden bağlı olduğu, hepimizi, gözümüzü alan, ayaklarımızı ısıtan güneşi; bizi vareden ve yok eden o engin denizi; börtü böceği, otu çimeni, ağacı ve rüzgarı ile içine alan o büyük bütünü... Biz ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım onun ayrılmaz bir parçası değil miyiz? Teknoloji bizi sarsa da, hayatımızı karartsa da, bir ampulle odamızı aydınlatsa da, bu değişmez. Yoksa insanlar neden biyolojik varlıklarını sürdürmek için didinsinler ki? Neden senin gibi bebekler doğursunlar, ölümden ölümüne korksunlar; karınlarını ve ruhlarını doyurmak için çalışsınlar ki? Kuşkusuz bunlar, artık akıl almaz bir dolayım içinde gerçekleşiyor ve biz artık onun çocukları olduğumuzu aklımıza bile getirmek istemiyoruz. Ama yeryüzünde veya başka bir yıldızda hayat varolduğu sürece bu ilişki devam edecek. Hatta biz olmadığımızda bile. Yani “körler onları görmeseler bile yıldızlar vardır” diyen Nazım Amcam gibi... Delikanlım, senin aklın, gökyüzünde asılı yıldızlar kadar parlak ve onlar kadar sonsuz olasılıklara sahip...

Doğayı sömürerek değil, onla birlikte varolarak yaşamayı insanoğlunun becerip beceremeyeceği şimdilik belli değil. Doğru, insanlık paraları yemeye hazırlanıyor. O gıcır banknotları... Ve o Kızılderili amcanın dediği gibi, onların pek de lezzetli olmadığını ancak elde yiyecek başka bir şey kalmayınca anlayacak gibi görünüyor... Ama bir devrimci, belki hiç kazanılmayacak bu savaşın içinde, sonuna kadar bunu haykırmak zorunda...

Devrimci deyip durduğumun farkındayım. Peki kim bu insan? Ve sen o olmak zorunda mısın? Bu bir zorunluluk meselesi değil tabii ki. Ama insan olarak kalmanın başka yolunu ben henüz bulamadım. Varolanı kabullenmeyen, ona aklıyla ve vicdanıyla direnen o insan, hiç yenilmeyecek. Hem de sonun en kötüsüyle biteceğini bilse bile... Çünkü başka türlüsüne olanak yok. Biz eskiden “karıncaya sormuşlar nereye? Hacca demiş. Gülmüşler. Orası çok uzak, bu bedenle, bu hızla ona varamazsın demişler. O da olsun yolda ölürüm demiş” hikayesini çok severdik o çalkantılı sokak savaşı yıllarında. Bize iyi gelirdi. Şöyle diyelim o zaman. Bize diyecekler ki gittiğin yer yok ve hiç olmayacak. Olsun ben onun hayalini sevdim. Ve ben ona doğru yürüdükçe, O benim hayalimde hep var olacak. Bir “Doğu” masalına benzedi mi bilmem... Ama ben son nefesimi verdiğimde, O’nun hayalinin, senin ve annenin hayalinin yanıbaşında olacağını biliyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder